Bana Tap!..

Deniz Dinçer
Bana Tap!
Bir süredir aynı cümleleri duyuyorum: “Ben artık kendimi seçiyorum.” “Önce ben.” “Sınırlarımı çizdim.” “Enerjimi düşüren insanları hayatımdan çıkarıyorum.” İlk bakışta kulağa sağlıklı geliyor; hatta modern psikolojinin temel ilkeleri gibi duruyor: bireyselleşme, özsaygı, sınır koyma… Bunların hepsi elbette kıymetli kavramlar. Hele bizim gibi “el âlem ne der” baskısının ağır olduğu toplumlarda insanın kendi kararlarını alabilmesi, hayır diyebilmesi, kendi hayatının öznesi olabilmesi çok değerli. Fakat bugün geldiğimiz noktada bireyselleşmenin bir olgunlaşma sürecinden çok, giderek bir kaçış mekanizmasına dönüştüğünü görüyoruz. En küçük çatışmada “beni aşağı çekiyorsun” diyerek ilişkiden çıkan, en ufak sorumlulukta “bu bana iyi gelmiyor” diye geri çekilen, en küçük eleştiride “özsaygımı koruyorum” diyerek duvar ören bir ruh hâli yaygınlaşıyor. Oysa özsaygı, kırılgan bir cam fanus değildir; gerçek özsaygı çoğu zaman çatışma anında kaçmamakla ölçülür.
Bugün ilişkiler bu kadar belirsiz çünkü kimse net olmak istemiyor. Net olmak sorumluluk demek, sorumluluk emek demek, emek ise sabır gerektiriyor. Bu yüzden hayatımıza “adı konmamış” ilişkiler, “birbirimizi görüyoruz ama konuşmadık” durumları, “çok iyi anlaşıyoruz ama beklenti yaratmak istemiyorum” cümleleri yerleşti. Bunlar romantik değil; bunlar bağ kurma korkusunun modern dili. Herkes kendi alanını korumakla meşgul ama kimse ortak bir alan inşa etmiyor. Sosyal medyada sürekli “değerini bilmeyenle yol yürüme” mesajları dolaşıyor; fakat değer dediğimiz şeyin ne olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor. Değer, hiç incinmemek midir? Hiç taviz vermemek mi? Hiç fedakârlık yapmamak mı? Oysa toplumsal bağ dediğimiz şey, tam da bu küçük tavizlerin toplamıdır. Arkadaşlık biraz tahammül, aşk biraz cesaret, aile biraz fedakârlık içerir. Bugün ise tahammül zayıflık, fedakârlık kendini harcamak, bağlılık ise özgürlüğün düşmanı gibi sunuluyor.
Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor: Birbirine temas etmekten korkan ama yalnızlıktan şikâyet eden insanlar. Bireyselleşme toplumsal kopuşa dönüştüğünde, özsaygı empatiyi yediğinde ve sınırlar duvara dönüştüğünde insan kendi içine kapanıyor. Ve ironik olan şu ki, en çok “kendimle mutluyum” diyenler, çoğu zaman en çok onay arayanlar oluyor. Çünkü insan doğası gereği ilişkisel bir varlıktır; kendi başına bir ada değildir. Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit: Olgunluk, kimseye ihtiyaç duymamak değildir; ihtiyaç duyduğunu inkâr etmemektir. Gerçek özsaygı, “beni üzemezsin” demek değil, “üzülsem de konuşurum” diyebilmektir. Gerçek bireyselleşme herkesi hayatından çıkarmak değil, kiminle nasıl kalacağını öğrenmektir. Kendimizi seçelim, evet; ama birbirimizi silerek değil. Çünkü insan, en çok bir başkasının yanında insan olur.